Pazartesi, Aralık 10, 2012

Kemiklerin Şifresi

Kaçış olmayan bir ada, sınır tanımayan katil...

Yazar: Simon Beckett
Kitabın Özgün Adı: Written in Bone

Okuduğum en sürükleyici polisiye kitaplardan birisiydi.
Kitabın sonuna kadar aksiyon eksik olmuyor neredeyse.
İki günde bitirdim söylemesi ayıptır.
Türünde hakikaten iyi bir kitap.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Diğerlerini de tez zamanda okumayı düşünüyorum.

Bir okuyucu olarak puanlarım:
Kurgu: 9/10
Dil: 8/10
Akıcılık: 9/10
Çeviri: 8/10

Haydi kalın sağlıcakla, Allah sinapslarınıza zeval vermesin.

Cumartesi, Aralık 08, 2012

Bir Cinayetin Psikanalizi

Yazar: Jed Rubenfeld
Kitabın kapağında "Bir Sigmund Freud Romanı" yazıyor.

Kitapta, 1900'lü yılların başında, Freud'un psikanaliz ile ilgili görüşleri, öğrencisi Carl Jung ile birlikte New York'a gitmeleri, burada bir cinayetin analizini yapmaya başlamaları, sonrasında Jung ile Freud'un arasının bozulması, psikiyatri ile nöroloji çatışmaları anlatılıyor.

Psikiyatrik terminoloji fazlasıyla kullanılmış. Psikiyatri ile ilgili olmayan bir kişiyi sıkabilir. Olaylar daha çok oedipus kompleksi üzerinde anlatılmaya çalışıyor.

Kitabın çoğu gerçek görüşlere dayanmakta ise de, olaylar tabii ki kurgu. İyi kurgulanmış ama ben okurken arada kopukluklar yaşadım.

Bir okuyucu olarak puanlarım:
Kurgu: 7/10
Dil: 6/10
Akıcılık: 6/10
Çeviri: 7/10

Perşembe, Aralık 06, 2012

Bir Sesleniş, Bir Çığlık

Küçükken doktordan çok korkardım. Büyüyünce doktor oldum. Demek ki hakikaten insanın korktuğu başına geliyormuş.

1993 yılından beri tıp camiasının içindeyim. Okulu bitirdikten sonra hem şehir olarak hem de pozisyon olarak farklı yerlerde, -şu an kafamda hepsini kıyaslayabilecek sürede- çalıştım.

Son yıllarda hekimlere karşı takınılan tutum öylesine içimi acıtıyor ki, hissettiklerimi yazma ihtiyacı duydum. Önceleri çok öfkeleniyordum ama öfkenin hiçbir yarar sağlamadığını gördüm. Fark ettim ki, hiç kimse birbirini anlamıyor. Anlamaya da çalışmıyor.

Her meslekte olduğu gibi, hekimlikte de çürük elmalar var, bunları ayırmak gerek bla bla'larına hiç girmeyeceğim. Her şeyi genellemek, genlerimizden geliyor belki de. Gen'ellemek ve gen, bakın kelime kökleri bile aynı :)  Genelleme yapmayan insan yoktur ve her şey her zaman genellenecektir. Bu doğru bir tutum mu? Hayır. Ama biliyoruz ki, yanlış da olsa, çoğunluk sürekli aynı yanlışı yapabiliyor. Ama, çürük elmaları ayırabilenler de hep bir adım önde olacaktır bana göre.

Neyse..

Ben mesleğimi çok hem de çok severek yapıyorum. Yıllardır hastane hastane dolaşmış, ama çocuğunun öksürüğüne çözüm bulamamış bir annenin, benim verdiğim bir ilacı kullandıktan sonra kontrole geldiğinde "doktor hanım, artık hiç öksürmüyor, allah razı olsun" demesindeki o mutluluğu, gözlerindeki o ışığı kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Bunu yaşamayan birinin de anlaması mümkün değil.

Ben sadece şunun anlaşılmasını istiyorum :
" Her doktor ya da her doktor yakını potansiyel birer hastadır "

Yani, ben bugün sağlıklı olabilirim ama, yarım saat sonra kalp krizi geçirmeyeceğimin garantisi yok. O durumda, ben de aynı sağlık sisteminden hizmet alacağım. Aynı doktora gideceğim, aynı tetkikleri yaptıracağım. Dolayısıyla, sağlık sisteminin iyi bir şekilde işlemesi gerektiğini, her şeyden önce, kendim de güzel hizmet almak istediğimden dolayı dile getiririm.

Bugün bir hekim sadece beş dakikada hasta bakmak zorunda bıraktırılıyorsa, yarın ben hasta olduğumda da aynı hekim beş dakika bakacak. Bunu kim ister?

Bugün ben 33 saat uykusuz çalıştığım için dikkatsizce hatalar yapabiliyorsam, yarın ben hasta olduğumda da bana bakan doktor uykusuz olduğundan dolayı aynı hataları yapabilecektir.  Peki bunu kim ister?

Yani, bakılan günlük hasta sayısının çokluğundan dert yanıyorsam, belki az çalışmak istediğim için değil, kaliteli çalışmak ve kaliteli hasta bakmak  istediğim için söylüyorumdur. Hepimizin, arada bir bakış açımızı değiştirmesinde çok fayda var. Belki de çözümün yolu, olayları bir de diğer taraftan değerlendirmekten geçiyordur. Bence bunu denemeye fazlasıyla değer.

Yani, demem o ki; aslında hepimiz aynı taraftayız, aslında hepimiz aynı dili konuşuyor, aynı şeyleri söylemek istiyoruz. Aslında hepimiz aynı şeyleri istiyoruz ama bir şekilde karşı karşıya kalıyoruz.

Allah kimseyi hasta etmesin ama hepimizin hastanelere ve doktorlara ihtiyacı var. Birbirimize ihtiyacımız var.

Çok üzülüyorum ki, içindeki meslek aşkını kaybeden doktor sayısı gittikçe artıyor. Bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu düşünür müsünüz lütfen?.. İşini severek yapan ama sistemin getirdiği bir takım çıkmazlardan dolayı hasta ile karşı karşıya bırakılan ve gittikçe mesleğinden soğuyan bir hekim, emin olun hiçbir kimseye fayda sağlayamayacaktır ve durum gittikçe kısır bir döngüye girecektir. Lütfen buna izin vermeyelim. Bunun zararını yine bizler çekeceğiz.

Tekrar ediyorum ki " her doktor, bir hasta adayıdır "

Bu konuda yazmak istediğim o kadar çok şey var ki, yazıyı da çok uzun tutmak istemiyorum.

Doktora ihtiyacımız var, lütfen doktorlar ölmesin...
Birbirimize ihtiyacımız var, kimse ölmesin...

Pazar, Kasım 04, 2012

Yoğunluk

Her zaman mı yanlış duygular yaşar bir bünye ? Hayır, böyle olmamalı...
Bazen duygu doğrudur. Can yakan şey; doğru duyguyu, yanlış yoğunlukta yaşamaktır.

Pazartesi, Ekim 22, 2012

25. Madde


Michael Palmer. Güzel tıbbi gerilim yazıyor.

25. Madde'yi, yazarın diğer kitaplarına göre daha yorucu buldum. Bazı yerleri yakalamakta zorlandığımı hissettim. Ama yine de güzel kurgulanmış bir roman.

Kitabın ilk bölümlerinde, hafif bir "ufff biraz da sıkıldım" tadı oluyor ama sonrasında sürükleyiciliği artıyor.

Okunabilitesi yüksek bir yazardan, okunabilitesi yüksek bir roman olmasına rağmen, eğer elinizde başka polisiye-gerilim varsa, önce onlardan başlamanızı öneririm naçizane. Sonrasında bunu gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz efendim.

Haydi kalın sağlıcakla, Allah sinapslarınıza zeval vermesin.



Salı, Ekim 16, 2012

"Peki"


Bazen sadece "peki" dersin. Kafidir her şeye...

İçinde, en yürek yakıcı kelimeleri barındırır.
Çok can acıtıcı şeyler vardır, görünmez ama hissedersin canının nasıl yandığını.
En cesur meydan okuyuşlar vardır, korkusuzca, avazı çıktığı kadar bağırır sana. Mertliğine hayran kalırsın.

"Peki" ...
Bazen, en tatlı ironiler karşılar seni. Gülümsersin.
Bazense, en kocaman taşlar gelir kafana. Nereden geldiğini şaşırırsın. Aslında nereden geldiği çok alenidir de, yiğitliğe b*k sürdürmezsin işte.

Kol kırılır, yen içinde kalır, çoğu zaman bir "peki" ile. "Peki" dersin, anlar karşındaki hemen, Öyle de anlaşılabilitesi yüksek bir kelimedir.

Bazen çok hızlı ve kızgın gelir yüzüne doğru. "çaaattt"
Bir "peki" yersin, bir de yerden yersin (annelerimize selam :))

Bazen sana söylenmiş bir "peki"yi duyarsın, elin ayağına dolaşır. "Acaba yine ne halt ettim" diye düşündürür.

Öyle dört harfli, kısa, küçük bir sözcüktür ama önemli olan işlevidir ve işlevi büyüktür :) , çok şey anlatan bir sözcüktür aslında. "Peki"...

Bazen en okkalı küfürleri barındırır içinde. "Peki" der geçersin, ama karşındakini yerin dibine sokar çıkarırsın.

Bazen çocukça masumiyet, bir boyun eğiş, "sen nasıl istersen öyle olsundur" aslında..
"Seni seviyorum"dur,
"Sen ne istersen o'yumdur"
"Ben, aslında sen'im"dir
"Seninle her şeye varım"dır
...
...
velhasılı kelam,

Peki'ce diye bir dil vardır, herkesin kendisine göre yorumladığı ve hissettiği.

Herkesin bir "peki"si vardır.
Sizin peki'niz hangisi?




Çarşamba, Ekim 10, 2012

Saklambaç

Lisa Gardner

Konu güzel, kurgulama güzel, anlatımı güzel, akıcı, çeviri güzele yakın.
Velhasıl kelam, hatun güzel yazıyor :)

Konunun içeriğinden bahsetmek huyum değildir. Ama aksiyon, gerilim isteyenler için birebir.
O yüzden merak edenler lütfen okusunlar.

Haydi kolay gele






Salı, Eylül 25, 2012

Özlem

Yazamıyorum sevgili blog, uzun zamandır yazamıyorum. Çok yoğunumm, çook...
Ama hep aklımdasın :) Özledim.

Azıcık daha sabır, az kaldı kavuşacağız inşallah :)

Haydi öperim boncuk gözlerinden...

Pazar, Ağustos 12, 2012

Baş Üstü

Ben saygıyla eğiliyorum..
Başımın üstünde yer verdiklerim, sağlam değillerse birer birer düşüyorlar. 
Doğal seleksiyon bu olmalı...

Çarşamba, Ağustos 08, 2012

Türk Erkeğinin Meme İle İmtihanı

Yüreğimiz burkularak da olsa keyifle izliyoruz olimpiyatları. Ülke olarak beklediğimiz madalya hedefine ulaşamadık ama "spordur", "candır", başımızın üstünde yeri vardır.

Yüksel Aytuğ bugün olimpiyatlarla ilgili yazı yazmış. Daha doğrusu, olimpiyatlara katılan kadın sporcularla ilgili. Yazının özeti aynı zamanda başlığı şu: "Kadınlık Olimpiyatlarda Ölüyor"

Okumak isteyenler için linki şeyettireyim.  (-ki binlerce kişinin okuduğu bir köşe yazısı nasıl olmamalıdır'ı öğrenmek için okunması şiddetle tavsiye edilir)


bkz.   uu beybi, that's all right


Yazı beni türlü türlü düşüncelere gark etti anacım. Hangisinden başlayayım bilemiyorum ki.. Söz meclisten dışarı diyerek başlayayım:

1) Olimpiyat nedir? Ne amaçla izlenir? Köşe yazarı hangi düşüncelerle olimpiyat izler?

2) Kadınlık nedir? Meme nedir? Kadın demek meme demekse, memeli erkekleri ne yapacağız?

3) Olimpiyatlarda kadın sporcuları, -spora ek olarak-, meme ve popo durumu ile değerlendirip artı puan vermek gerekiyorsa, erkek sporcular bu bağlamda ne ile değerlendirilecektir?

4) Bir kadın, sporcu bile olsa koca memeli ve yuvarlak popolu olmak zorundaysa, bir erkek, sporcu olmasa bile baklava kaslara sahip olmak zorunda değil midir?

5) Etrafta primitif düşüncelerle yazı yazan yazarlar oluyorsa, memesiz sporcunun olması bu derece garip midir?

6) Fit vücutlu, bir gram yağı olmayan kadın makbul değilse, siz neyin kafasındasınız diye sormazlar mı adama?

7) Bilmem kaç sporcu ile olimpiyatlara katıldığımız bir dönemde, madalya sayısında sondan birinci olmamızın nedeni, bu tarz zihniyetler olabilir mi?

vs... vs...

Velhasıl kelam, kadınsan koca memeli olacaksın arkadaş ! Bitti !.
Hal böyleyken, inekler herkesten daha kadın, daha seksi oluyor zannımca.

İzninizle bu zihniyete, en kibar halimle "hadi ordan" demek istiyorum ve kendilerini "inek olimpiyatlarını" izlemeye davet ediyorum. Kaba halimi düşünmek bile istemiyorum !

Haydi kalın sağlıcakla...
Allah memelere zeval vermesin, ne diyelim.








Perşembe, Temmuz 26, 2012

Bu Köşe Ne Köşesi

Elbette "okuyunuz, okutturunuz" köşesi :)

-Kitap: Şah Mat
-Yazar: Mario Mazzanti
-Ölümle yapılan bir satranç maçı
-Okuduğum polisiye gerilim romanları arasında en güzel kurgusu olanlardan biri
-Kitabı az önce bitirdim, 512 sayfa, yaklaşık 3 günde bitti.
-Şakır şakır ilerleyen bir kitap
-Kesinlikle okuyunuz, okutturunuz..
-Dili 10 üzerinden 9, akıcılığı 10 üzerinden 10, kurgu da çok iyi zaten.

Bence hiç vakit kaybetmeden alınmalı. Aldıktan sonra elinizden bırakamıyorsunuz.
Haydi kalın sağlıcakla, herkese sayfalar dolusu okumalar :)




Pazar, Temmuz 22, 2012

D'üş


Hızlı hızlı düşünürken, bazen ayağım duygularıma takılıyor... Feci halde tökezleyip d 'üşüyorum...


Ey Can


“Ey can, aklını başına devşir.
Ölümden korkup kaçarsın ya; doğrusu sen, kendinden korkmaktasın.
Gördüğün, ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün.
Canın bir ağaca benzer; ölüm onun yaprağıdır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir; kötüyse de.”



Cumartesi, Temmuz 21, 2012

Sivrii

Sivrisinekler tarafından mütemadiyen ısırılan bir kişi olaraktan bendeniz, bu konu üzerinde azıcık kafa patlatmaya karar verdim.

‎"Anlayana sivrisinek saz" derken yeteneklerini çok küçümsemişler sivrisineklerin. Öncelikle kendileri adına teessüflerimi bildiriyorum. 

Bu bağlamda kara sineklere de üzülüyorum doğrusu. Sivrisineklerin yanında hiç karizmaları yok zavallıcıkların.

Bir de aklımın almadığı bir şey daha var:
Bu memlekette sivrisinek tarafından hiç ısırılmayan kişiler var yahu..!
Ne yiyorlarsa, ne içiyorlarsa bilmek istiyorum.
Hatta bu konuda bi araştırma yapıp, kitap yazmayı düşünüyorum: "Isırılmayanlar"
Yakında tüm marketlerde, haşere ilacı reyonlarında...




Pazartesi, Temmuz 16, 2012

Utanırsın



İnsanın hayatında kişiye özel bazı "an"lar vardır. Birkaçını yazalım buraya:

- Sözün bittiği anlar mesela, kelimelerin kifayetsiz olduğu anlar,

- Çökkün olduğun, depresyona girdiğin anlar. Bir arkadaşa bakıp çıkacaktın halbuki :)

- Yolun sonunu göremediğimiz anlar, uzak gözlüğümüzü taksak bile...

- Sıradan bir ödül için, sıradışı bir bedel ödenen anlar,

- Acı patlıcanı da kırağının çalabildiği an'lar,

- Kambersiz düğünün pekala olduğu an'lar,

- Hatta nadir de olsa acele işe şeytanın karışmadığı anlar bile vardır.

- Bazen mutluluktan havalara uçtuğun, bazen de tepetaklak düştüğün an'lar olur,

- Bazen söylediğin bir sözden utandığın, yerin dibine girdiğin anlar vs vs vs...
-
-
-
Bazen de yaşadığından utanırsın.
Daha doğrusu sağlıklı yaşadığından...
Hem beden hem de akıl sağlığına ihtiyacı olanları, onların yakınlarının çaresizliğini, çırpınışlarını  görünce, sen kendi sağlığından utanırsın. Bugün yaşadığım, hissettiğim...

AN'ı yaşayın derler ya. Evet an'ı yaşamak lazım ama olumlu-olumsuz bütün an'ları.
Bize ne demek istediğini hissetmeden kaçırdığımız her an, ego bütünlüğümüzü sağlayacak huzuru yakalamamıza engel oluyor zannımca. Buna izin vermemek lazım.

Haydi kalın sağlıcakla, an'ları kaçırmayınız efenim...



Çarşamba, Temmuz 04, 2012

Hepimiz Hipermetop'uz


Etraf bulanık, flu her şey,
Yakını göremiyor, yakınımızdakini anlayamıyoruz.

Kimimiz sonradan olma, kimimiz önceden.

Ama hepimiz hipermetrop'uz** anacım, net !

** (-p- sessiz yumuşamasına uğrayacak mı kestiremedim, idare ediverin artıkın, hem hiçbir şeyi görmüyorsunuz, bunu da görmeyiverin gayrı..)



Pazar, Haziran 24, 2012

Pabucumun Board Marker'ı



Yıllar yıllar önceydi. 
Kara kara önlüklerimizle, okulun bahçesinde "köşe kapmaca" oynadığımız zamanlardı.
Hani 0,5-0,7 üstten basmalı kalemlerin yeni çıktığı zamanlar, hah işte...


O zamanlarda, tebeşirlerimiz ve kara tahtalarımız vardı bizim. 
Her ne kadar kara tahtalar sonradan yeşillendiyse de, gönlümüzdeki yeri hiç değişmedi.

Özledim ben  tebeşiri, 
Tebeşirle yazı yazmayı, resim yapmayı, tahtaya gereksiz çizgiler çizmeyi,
Yazılmış tahtayı silmeyi filan... Özledim hakikaten !
Daha tozlu ama daha keyifliydi.


Aslında, tebeşir sadece yazı yazmak için kullanılmazdı o devirlerde. 
İnsanlığın hizmetine sunulmuş birçok görevi vardı.


Mesela;


**Bir cephaneydi kimi zaman. 
Derste arka sırada oturanlara söz geçiremeyen öğretmenlerin, tahtaya yazı yazdıkları sırada, aniden sınıfa dönüp, ellerindeki tebeşiri arka tarafa fırlatma çabaları takdire şayandı. Kırkından sonra azanı nasıl teneşir paklıyorsa, sınıfın içinde azanı da haliyle tebeşir paklar hipotezinden yola çıkarak uygulanan bu davranış, öğretmenlerimizin kötü nişancı olması sebebiyle genellikle "ıska" ile sonlanırdı.


**Bazen dersi asmak için bir bahaneydi. 
Teneffüste tebeşir savaşı yapıldığı için, derse tebeşir kalmazdı. Haliyle öğretmen içimizden birini ya müdür odasına ya da yan sınıfa tebeşir almaya gönderirdi. Bu görev, öğrenci tarafından olabildiğine yavaş, yaylana yaylana gerçekleştirilen bir görevdi. Görev tamamlanana kadar zavallı öğretmenimiz mikroskobik tebeşir parçacıklarıyla idare etmek zorunda kalırdı.


**Bazı yan etkileri de vardı elbette. 
Tahtaya yaklaşık 30 derece açıyla sürtüldüğünde çıkardığı metalik ses yüzünden dayak yiyenler vardı mesela.     "cıyyyttttttttttttt" 
Tüyleri diken diken eden, dişleri kamaştıran, Azer Bülbül titreyişinin ardından, Bülent Ersoy kükreyişine neden olan o metalik ses. Auuuuvv çok sertti !


**Tahta silgisini sınıfın ortasında iki elin arasına alıp hızla vurmak gibi bir misyonu vardı mesela bazı arkadaşların.     "paaaffffffffffff" 
O anda ortalığı kaplayan tebeşir tozu bulutunun arasından, adeta küllerinden yeniden doğardı, anka kuşu misali... Karizmaydı, ellerine sağlıktı.


**Bazı öğretmelerimizin değer skalasıydı. 
"Ben sizin için bu kadar tebeşir tozu yutuyorum, hala kıymet bilmiyorsunuz" gibi gibi..
Fedakarlık ölçeğiydi bir nevi.


Güzeldi, masumdu, bizdendi ne bileyim işte...


Şimdilerde ise adına "board marker" denilen, mürekkepli kalemimsiler aldı tebeşirlerin yerini. 
Bir türlü ısınamadığım, yazarken hissettiğim o kesif alkol kokusu ile beni yazı yazmaktan soğutan, ergonomik bulmadığım nesneler...


puufff...

Tebeşirin tozuyla büyüdük biz. Batak oynarken maça kozuyla, Keloğlan'ın yap-bozuyla, çevirmeli fotoğraf makinelerinin 36'lık pozuyla büyüdük... 


Velhasıl kelam, sevmiyorum seni "board marker". Babanı da sevmezdim zaten !
Mürekkep kutuna geri dönüp, bana tebeşirimi geri verir misin lütfen !..










Pazartesi, Haziran 18, 2012

Doğuştan

Olmuyor anacım..
İstediğin kadar kas kendini ama olmayınca olmuyor.
Yetenek bahşedilmemiş demek ki..
Doğustan yani birşeyler.
İster sus susabildiğin kadar, lal ol,
İster ıkın, bağır, çağır, yırt bir tarafını ama nafile..
Beceriksizsin işte. Başka söze ne hacet.
Ya da gerizekalı..
Artık hangisini kabul buyurursan...




Pazar, Mayıs 27, 2012

SÜS vol 2

Efenim sofra üstü sözlerimize çok ara vermeyelim ki gelecek kuşaklar bize yine aynı şeyleri söylemesinler :)

İşte benim SÜS vol 2:

"Yumurta fazla haşlanmaz, kadınlar asla yaşlanmaz"

Resimdeki sanatçımızı muhtemelen uzaylı kategorisine koymak gerekirse de yine de insanlık için iyi bir örnek teşkil edebilir. Saygılar..


Çarşamba, Mayıs 16, 2012

Kısa Bir Aradan Sonra

Evet, azıcık (!) ara verdik kupayı almak için ama olsun :)

Futbolcular ve Aykut Kocaman'a: Yaklaşık bir yıldır yaşatılan onca sıkıntı ve travmaya rağmen göstermiş olduğunuz azim ve sabır için saygıyı hak ediyorsunuz her şeyden önce. Bu maçı alamasaydınız da bu böyleydi.
Yüreğinize, inancınıza sağlık.

Alex De Souza'ya: Sen bir tanesin. Vakurluğuna, yeteneğine, aklına, her şeyine, her yerine sağlık :)

Bursa taraftarına: Tebrikler, saygılar

Bir Türkiye Kupası daha ne zaman alacağızdır bilinmez, uzun yıllar alabilir :) Bu yüzden iki elim kanda da olsa bugün birkaç kelime yazmam gerekiyordu. Kendime hatıra yani :)

Şimdi elimdeki müthiş polisiye kitabı bitirmem gerekiyor. Haydi kalın sağlıcakla...




Pazar, Mayıs 13, 2012

Kaybedilenin Ardından



On iki yıl önce lanet bir hastalık yüzünden, gün geçtikçe gözümün önümde eriyip giden babamı, doktor olduğum halde ellerim zincirlenmiş gibi hiçbir şey yapamadan öylece izlemenin,

Onun yüzüne karşı "dayan babacım, her şey iyi olacak babacım" derken, hemen arkasından hastanenin tuvaletine gidip hıçkıra hıçkıra ağlamamın,

Kendin dışında herkese güçlü görünmeye çalışmanın,

İçin kan ağladığı halde ağzından güzel şeyler duymak için bekleyen insanların umutlarını taşımanın,

Gittikçe ağırlaşmanın,

Gördüğü ağır tedaviler ve ilerleyen hastalığı sonucunda eskisinden bile daha sağlıksız görünen o gözleri ile gözlerime bakarken yüreğimde hissettiğim acının,

Onun su bile içemeyişine, yutkunamayışına, nefessiz kalışına şahit olmanın ama maalesef ki  hiç bir şey yapamamanın o delici acısını hiç bir şekilde tarif edemem.
Allah böyle birşeyi kimseye yaşatmasın.

Ne alaka değil mi bu yazdıklarım?
Ne saçmalamışım ki ben böyle bir günde?

Bilmem...

Birkaç yıldır tuhaf oluyorum böyle günlerde.  Annesini kaybeden arkadaşların yaşadığı burukluğu düşününce böyle yazmak geldi içimden. Geçen yıl yazacaktım vazgeçmiştim, belki de yanlış olur diye. Ama bu yıl içimdekini yazmak istedim işte.

Son yıllarda sosyal ortamlarda böyle günler kutlamanın pek de gerekli olmadığı belki de ağır basıyor içimde. Belki de yaş ilerledikçe böyle düşünüyorum, bilmiyorum...

Kaybedilen bir sevdiğin ardından yaşamak çok zordur bilirim.  Ama yaşamak zorundasındır. Allah bizlere; annelerini, babalarını ya da yakınlarını kaybetmiş tüm arkadaşlarıma sabır versin inşallah.


....ve canım annem. Ben seni anlatamam ki.. Benim o kadar kelimem yok.
Sadece şunu söylüyorum hep, Allah benim mutluluğumdan alsın sana versin inşallah, Allah senin o güzel dizlerini başımın altından eksik etmesin.

Tüm annelerin gününü kutluyorum.


Haydi kalın sağlıcakla ve duayla...


Cumartesi, Mayıs 12, 2012

Derbilerin Arkadaş Sayısına Etkisi

Birkaç gündür arkadaş sayımda sürekli bir istikrarsızlık söz konusu. Bir gün 3-5 kişi azalıyor, sonra bir bakıyorum ki artmış.

Bu hareketlenmenin bugünkü derbi ile bir ilgisi olup olmadığının merakı içerisindeyim.

Bu durumun sebebinin, "Abi ya kaybedersek halim nice olur, du ben şu feys hesabımı bi dondurayım, skora göre bakarız" ya da "yok yok, olur mu yensek de yenilsek de aslanlar gibi burdayım" uçları arasında gidip gelme psikolojisinden kaynaklanması ihtimali yüksek görünüyor. İzlemek keyifli :)

Benim gönlümün nerede olduğu aşikar. En güzel sarı-en güzel lacivert.

Ne diyelim, iyi olan kazansın, kavgalar olmasın...








Cuma, Mayıs 11, 2012

Sofra Üstü Sözler vol 1

Allah vergisi güzel bir iştah olunca, dolayısıyla yemek masasında normalden daha fazla zaman geçirince insan bu zamanı daha verimli, daha faideli geçirmek istiyor efendim.

Gelecek kuşaklar, "atalarımız sadece yemişler içmişler, hiç sosyal mesaj vermemişler" demesinler diye sofra üstü sözler (SÜS) arşivi oluşturmaya karar verdim. Kah acı kah tatlı, haydi bakalım bismillah...

Sofra Üstü Sözler vol 1:

"Ekmek banmadan yemeğin tadı, aptal olmadan aşkın adı olmaz"

(to be contunied)








Pazartesi, Mayıs 07, 2012

En Güzel Öpücük


Yazasım geldi. Hafif depresif, hafif melankolik...

Bazen dalar giderim ben kısa sürecik de olsa. İşte öyle konfü bir günümdeydim ki, üç buçuk yaşında dünya tatlısı bir yaratık (Not: hepimiz yaratılmış olduğumuz için, bu kelimeyi nahoş anlamda kullanmıyorum). 

Neyse işte - ne diyordum bu dünya tatlısı yaratık, bir elinde cips, bir elinde çikolata ile bana muayene oldu. Hasta, yaklaşık 8-9 aydır takip ettiğim bir "otistik bozukluk" hastası. Sosyal iletişimi sıfıra yakın, göz teması sıfıra yakın, konuşma hemen hemen hiç yoktu ilk muayeneye geldiklerinde. Ne ailesiyle, ne de benimle, ne de yaşıtlarıyla. Bugün bana dördüncü kontrolüne geldi. Kontrolünü oldu ve gitti...

Gitti ve ben günlük konfü halime devam ettim. Sanki azıcık daha farklıydım ama.
Oturdum... Öylesine aklımdan geçenleri yazasım geldi..

-Geçici öfkeler
-Kalıcı aptallıklar
-Yıkıcı sakarlıklar
-Üretim fazlası defolu düşünceler
-Empati eksikliği ve hatta patolojik empati
-Sanal mesafeler
-Sezonunda söylenmeyen, sezon sonunda ifade edilmeye çalışılan ancak kendi değerinin %70-80 altında anlam taşıyan duygular
-Pencereden dışarı sarkan ama bir türlü içeriye alınamayan umutlar, 
-Sağda müsait bir yerde inen saygı ve minnettarlık,
-GDO'lu beyinler 
-Omuzumdaki yükler
-Anlaşılamamanın ağırlığı
-Taklit etmekten başka hiç bir görevi olmayan aynalar
-Her günün farklı maskeleri 
-Bazı insanların hayatlarında olduklarının ve onlar için önemli olduklarının bile farkında olmayan birtakım "yaşargezerler"
-Farkındalığın uzaklığı
-Bazı zamanlar ruhun "suskunluk grevleri"
-Bazı zamanlarda da "istikrarsızlığın istikrarı"

-vs...
-vs...

Listeyi uzatmak mümkün, ancak, tüm bunların arasında, bugün muayeneye gelen ve her kontrolde daha iyi olduğunu gördüğüm, üç buçuk yaşındaki o dünya tatlısı yaratığın, bana doğru koşturarak, o cipsli-çikolatalı-yağlı ve sulu  ağzıyla yanağıma kondurduğu  o öpücük var ya...  Var işte o ! İyi ki var !  Her şeye değiyor ! Tüm tatsızlıkları unutturuyor ! Sekiz saatlik uykuya eş değer, nasıl dinlendirici, nasıl hafifletici !

Paylaşmak istedim.
Hayatımın en sulu ve tatlı öpücüğüydü :)

Haydi kalın sağlıcakla, tatlı öpücükler eksik olmasın hayatınızdan...






Perşembe, Nisan 12, 2012

Karmakarışık

İzmir Konak Sahnesi'nde oynanan bir oyun "Karmakarışık"

Oyun, izlediğim diğer oyunlara göre biraz daha uzundu. Belki 15 dk kadar kısaltılsa çok çok daha güzel olabilir. Ama bu durum keyfinden hiçbir şey kaybettirmiyor. Çok eğlenceli, çok kaliteli oyuncular...
Emeği geçen herkesin eline sağlık.
Biz çok güldük, sizler de gidiniz, sizler de çok çok gülünüz e mi ?
Haydi kalın sağlıcakla...



Perşembe, Nisan 05, 2012

Azalarak Yok / Bölünerek Çok

Direkt dalacağım olaya. Kem küm etmeye ne gerek var ne de hacetim.

Efendim, aşağıdakilerin azalarak yok olmalarını istiyorum mümkünse:

1) Sürekli başkalarının açığını arayan, bulduğunda da mutlu olan immatür kişilikler
2) Restaurantta henüz kolam bitmemişken, hiç sormadan önümden alan kötü modifiye edilmiş garsonlar
3) Öndeki arabanın totoşuna kadar giren ve sinyal vermeyen taksi / dolmuş şoförleri
4) Sürdüğün anda kurumayan ojeler
5) Obezite durumları
6) Temizlenince hemen kirlenen ev
7) Doğuş, Ajdar ve benzerleri
8) Megan Fox, Mila Kunis ve benzerleri :)
9) Hafta içi mesai saatleri

Aşağıdakilerin ise mitoz bölünmeye uğrayıp çoğalmalarını istiyorum:

1) Sorun çözme becerileri gelişmiş, ultramatur kişilikler
2) Ben istemeden sade kahvemi getiren iyi modifiye edilmiş garsonlar
3) Durup yol veren incelik abidesi otomobil sürücüleri
4) 36 beden durumları
5) Bir kere temizlenince en az bir yıl kirlenmeyen ev (isviçreli bilim adamları gereksiz şeylerle uğraşacaklarına bununla uğraşsınlar)
6) Kıvanç Tatlıtuğ, Kıvanç Tatlıtuğ ve benzerleri :) (kendim için asla değil)
7) Hafta sonlarııııııı

Listeyi uzatmak mümkün de, ben nöbetten çıktım, yorgunum, azıcık dinleneyim be ya..
Haydi see you anacım, iç görünüz ve farkındalıklarınız bol olsun inşallah :)




Çarşamba, Mart 14, 2012

Ne Bayramı Ne Bayramı?

Efendim tıp bayramı filan derken aklıma geldi de, bir küçük anımı şeyettireyim dedim..


Tarih: 2000-2001 yılları.
Yer: Güzel Anadolu'muzun, kalkınmada öncelikli olan şirin bir ilçesi.

O tarihlerde küçücük, şaşkın, yeni mezun bir doktorum sadece.
İlçe devlet hastanesi acildeyim ve tek doktorum (düşünebiliyor musunuz hadiseyi :) )
Mevsimlerden ilkbahar..
Saat gece 23:00 civarları.

Ben ve nöbetçi hemşire arkadaş, bahçede azıcık dinlenelim diye oturmuştuk ki, tam o sırada bahçe kapısında elinde siyah bir poşetle kırk yaşlarında bir beyefendi belirdi.

Kişi hızlı adımlarla bize yaklaşııırrr ve bundan sonra olaylar şöyle gelişir efendim:

Kişi: "doktor yok mu, doktor? bi muayenem vardı?"
Doktor: "buyrun, benim"

Kişi doğru kişiye ulaştığının verdiği gururla elindeki poşeti kıvrak bir hareketle masanın üzerine atar.
"bunu muayene ettirmek istiyorum"

Dr anlamaz önce. Bir poşete bakar, bir kişiye, bir poşete, bir kişiye, bir poşe....
"pa pa pardon??"

Kişi masadaki siyah poşeti işaret ederek devam eder:
"bunu bugün aldım, içinde iki parça tavuk göğüs eti var. Eve geldim, poşeti açınca burnuma kötü bi koku geldi. Bence bayat bu et. Bunu muayene edeceksin, eğer bayatsa bana rapor vereceksin, ben de gidip aldığım yeri şikayet edeceğim"

Dr: "hönk"
Elbette dr afallamıştır, Silkinir, kendine gelmeye çalışır, tüm nöronlarını kullanarak böyle bir şeyin mantıklı olmadığını kişiye açıklamaya çalışır:
"şeyy, sizi anlıyorum ama bu istediğiniz uygun bir şey değil, ben insan doktoru olarak buradayım vee bla bla blaa....."

derken, doktorun sözü kesilir:
"burası acil değil mi kardeşim? bu da acil bir durum.. Şu tavuk etini bile muayene edemiyorsanız ne diye burada duruyorsunuz? kapatın gidin kardeşim hastaneyiiiiieeeeaaa"

İşte o an, doktor tüm benlik saygısını yitirmiştir. Koskoca altı yıllık tıp eğitimini almış ama iki parçacık tavuk göğsünü bile muayene etmekten acizdir. Kahrolur ve siyah poşetini kapıp arabasına binen kişinin ardından bakakalır..

Yıllar geçer, doktor günbegün kendisini geliştirmektedir. Artık, bırakın tavuk göğsü muayenesini, mantarlı sotesini bile yapabilmektedir :) Ancak, ara ara etrafına bakar ve sağlıkta bazı şeylerin bir adım bile ilerleyemediğini hatta daha geriye gittiğini görür, üzülür.. Mevcut duruma karşı çoğu kimsede farkındalık olmamasına daha da çok üzülür. Ama geleceğe umutla bakmak ister ve yoluna devam eder..

İşte böyle bir bayram bizimkisi. Tüm sağlık camiasının bayramı kutlu olsun.
Haydi kalın sağlıcakla...
Allah gözlerinizden ışık refleksinizi eksik etmesin :)







Salı, Şubat 21, 2012

"Fııısst" Diyen Kalpler


Bazı şeyler vardır..  

Hiç unutmamamız gerekirken, dünya hayatına kaptırıp unutur gideriz. 
Hani evde duvarımıza astığımız ve zamanı geldiğinde bir iki dakikalık aralarla ''fıssssst' diye bir ses çıkarıp, hem bizi kendimize getiren, hem de ortamın kötü kokusunu alıp giden oda parfümleri vardır ya, işte onlar gibi, içimize yerleştirmemiz gereken bazı şeyler var diye düşünüyorum. Titreten, kendimize getiren, huzur veren ve kötü kokuları yerle yeksan eden.. 

Benim için bunlardan birini yazacağım şimdi. Nette denk geldiğimden beri hep okurum. Okuyunuz efendim. Bence sık sık okuyunuz, etrafınızdaki kötü kokular uzaklaşsın, içinize muhteşem bir ferahlık yerleşsin.. Buyrunuz..


Diyelim ki başınıza istemediğiniz bir olay geldi.

Yıkık, perişansınız.
Kimse ile görüşmek istemiyorsunuz.
Çoğunluk size küsmüş gibi. Yalnızsınız.
Herkes benden uzak, herkes bana kırgın düşüncesi içinde çöküntü yaşıyorsunuz.


Yalnızlığınızın karanlık mağarasına şu ayet bir güneş gibi doğuyor:

"Rabbin sana ne darıldı, ne de seni bıraktı" (Duha-3)

Kim kırılırsa kırılsın, kim darılırsa darılsın,
Kim terk ederse etsin..
Rabbim terk etmiyor, kırılmıyor ya, ne gam! ..
Bu ne büyük ferahlık değil mi? ..



Başınızda ağır bir dert var..
Sanki hiç bitmeyecek gibi geliyor...
Sanki bu sorun hayatınızın sonunu hazırlıyor gibi.

 ..İşte o an ayet yetişiyor imdada:


"Demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var!
Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var! " (İnşirah-5/6)


Yani, garantiyi veren Allah!... ..
Hem de ne garanti, her zorlukla beraber bir de kolaylık geleceği, mutlaka ifadesi ile pekiştirilip ikna olalım diye iki kere tekrarlanıyor.

Ayet;
kolaylığın zorluk içinde saklı olduğunu,
çözümün sorunda gizli olduğunu da fısıldıyor.
Bu manayı duymuş olan Niyazi Mısri(k. şöyle demiş:

......."Derman aradım derdime,
..... derdim bana derman imiş"


İşte bunu okurum ben arada. İçselleştirmek, arada sırada da ''fııssstt'' sesini duymak lazım. Haydi kalın sağlıcakla. Rabbimiz terk etmiyor ya ne gam !!

Pazar, Şubat 05, 2012

Büyüdün Çocuk, Küçüldü Hayallerin




"keşke hiç büyümeseydim, hep çocuk kalsaydım"   


Evet ! bunu sanıyorum erken söylemeye başladım ben.

Hatırlıyorum da annem ya da etrafımdaki diğer teyzeler-amcalar kırk küsur yaşlarındaydılar "keşke hiç büyümeseydik" derlerken.  (İçinden "Sen de yolu yarıladın ama İpek diyen varsa, lütfen gitsin kendisini vuvuzelalarla dolu bir odaya kapatsın, beni uğraştırmasın)

Neyse ne, yaş kaçsa kaç? 
Harbiden büyüdük aniden. 

Pek de iyi olmadı be ya..

İdealize ettiğin şeyler ile gerçek arasında uçurumlar varmış meğer. Bazen köprüler kurduğunu düşünüyorsun iki uç arasında. Kuruyorsun kurmasına da meğer eğreti köprülermiş onlar. Zaten bir süre sonra tepetaklak düşüyorsun kendi gerçeğinin ve diğer gerçeklerin içine. Her düştüğünde görüyorsun ki gerçeklerin de küçülmüş, gerçeklerini değişitirebileceğin alan da. Her şey daha yapay, daha karmakarışık. Malum ipin ucunu bir türlü bulamıyorsun.

..velhasıl büyüdün çocuk, küçüldü hayallerin, küçüldü dünya..

Şarkı da çok hoş zaten, dinleyin gitsin anacım..                                                                        




Pazar, Ocak 22, 2012

Neden Konuşmuyorsun ?


-Sen neden hiç konuşmuyorsun Üzeyir abi?
-Bir ara çok konuştum, faydasını görmedim, bıraktım.

(Organize İşler)



                         

Cumartesi, Ocak 21, 2012

Siyah Güzeldir


Neredeyse üç ay olmuş yazmayalı..

Bazen yüreğe düşen duygular, klavyeye düşmüyor işte! Düşemiyor!
Bu süreç de aynen öyle geçti.

Siyah bir süreç...

Zordur, yorucudur ama güzeldir siyah.
Tüm duyguları, tüm renkleri içinde toplar.
''Ne olursanız olun, yine de gelin" der.

Hüzün de vardır siyahın içinde, aşk da. Ayrılık da vardır, zerafet de mutluluk da!
" Arada kalmış gri " den çok daha sağlamdır siyah bana göre.
Ya da, üzerine gelen hiçbir rengi kabul etmeyen " beyaz "dan da daha uysal, daha bütünleştirici...

Velhasıl kelam, içi çok doludur siyahın, çok güzeldir aslında.
Eğer doğru yaşanabilirse!..